Ana Sayfa » Kültür Sanat

Mehmet Rauf’un Eylül Romanı özeti

Yazı 20:58 - 2 Ocak 2011 tarihinde eklendi. |

eylln  Mehmet Raufun Eylül Romanı özetiSüreyya, beş yıldır evli olduğu karısı Suad’la birlikte babasının köşkünde yaşamaktadır. Aynı evde babası, annesi, kız kardeşi Hacer, eniştesi Fatin, dadı ve hizmetçiler de vardır. Rahatına ve zevkine düşkün bir adam olan Süreyya, bir dairede memurdur. Yaz aylarını babasının Bakırköy’deki şehre uzak bağ evinde geçirmek zorunda kaldığı için sıkıntılıdır. Sürekli olarak yaz mevsimini Boğaziçi’nde bir yalıda geçirmenin hayalini kurar. Fakat aldığı maaş bu hayali gerçekleştirmek için yeterli değildir.

Süreyya’nın halasının oğlu Necib de ara sıra köşke misafir olarak gelir. Necib, çalışmadan yaşayan, vaktinin çoğunu eğlence yerlerinde geçiren, yaşı otuzu geçtiği halde evlilikten kaçan bir gençtir.

Suad, kocasına bir sevgiliden çok anne şefkatiyle bağlıdır. Evliliklerinde eski heyecanlarının kalmadığını üzülerek hisseder. Kocasını mutlu etmek için bir şeyler yapmak ister. Boğaziçi’nde bir yalı kiralayabilmeleri için elli-altmış lira gerekmektedir. Suad kocasından gizli babasına bir mektup yazar, babasından para ister. Suad, kocasına yapacağı sürpriz için Necib’e bir süre daha köşkte kalması için rica eder. Bu arada Hacer, ağabeyinin yalı kiralayabileceğine ihtimal vermediği için sürekli olarak gevezelik eder. Evli olmasına rağmen Necib’e sırnaşır. Suad, babasının gönderdiği otuz lirayı kocasına verir. Süreyya nihayet hayalindeki yalıyı kiralayabileceği için çıldıracak derecede sevinir. Süreyya ile Necib ev bakmak için beraber Boğaziçi’ne giderler. Süreyya’nın “mücevher kutusu, fildişi yuva” dediği güzel bir yalıyı kiralık tutarlar. Yalı kiralandığı haberi evde duyulunca Hacer, kıskançlığından patlayacak hale gelir. O gece kocası Fatin’le kavga eder. Suad, Necib’i yeni evlerine davet eder.

On gün sonra Süreyya, Beyoğlu’nda alışveriş yaparken Necib’e rastlar. Mayıs ayında Boğaziçi ve Büyükada’nın çok güzel olduğunu söyleyerek Necib’i davet eder. Necib, Boğaz’daki yalıya gider. Süreyya, misafirine büyük bir heyecanla yalılarının güzelliklerini anlatır. Suad kendi elleriyle Necib’e yemekler hazırlar. Onun gelmesine çok sevinirler. Necib, bu mutlu çifte imrenerek bakar. Kendisini yalnız hisseder, yaşantısını bir cehenneme benzetir.

Necib ara sıra yalıya misafir olarak gelir. Süreyya ile Suad, Necib’in gelmesine çok sevinirler, gitmesini geciktirmek için tuhaf tuhaf bahaneler uydururlar. Suad uzunca bir aradan sonra yeniden piyano çalmaya başlar. Kocası Süreyya’nın müziğe karşı en ufak bir ilgisi yoktur. Necib ise, Süreyya’nın aksine derin bir müzik birikimine sahiptir. Suad piyano çalarken, Necib hemen yanı başında onu zevk ve heyecanla dinler. Ünlü bestecilerin yaşamlarına dair bilgiler verir. Suad’ın nota kitaplarının eski ve yıpranmış olduğunu görünce içinden yenilerini alıp hediye etmeyi geçirir.

Denize aşırı derecede tutkun olan Süreyya, bir sandal satın alır. Sandalıyla gezintilere çıkarlar. Süreyya her gün kendisine yeni uğraşlar bulur. Yelkenlisiyle sık sık denize açılır. Suad baş dönmesi ve mide bulantısı nedeniyle kocasına eşlik edemez. Suad kocasını mutlu edebilmek için çırpınır durur, fakat onun yaşamını dolduramadığını, ona yetmediğini görür, tedirgin olur. Süreyya’nın karısına karşı tavırları günden güne değişmeye başlar.

“Ah, niçin ona yetmiyordu? Niçin ona her şeyi unutturamıyordu? Erkek kalbinin, kadın kalbinden daha çok isteyici olması, bir haksızlık değil miydi?

Buna karşı sessizlik ve dayanmadan başka yapılacak bir şey olmadığını düşünmek, sessizlik ve dayanmanın bu kadar güç olduğunu bilmek onu eziyordu. Önceleri ricaya gerek göstermeyen Süreyya, şimdi gittikçe artan şakalarla her isteğine karşı gelebiliyor, Suad’ın istemediği şeyleri bile yapıyordu.” (s.108)

Necib, içindeki sıkıntıyı atmak için Beyoğlu’na ve Ada’ya gider, yeni arkadaşlar edinir. Fakat bir türlü aradığı huzuru bulamaz. Aklına Boğaz’da Süreyya ile Suad’ın yalısında geçirdiği günler gelir. İçinde garip bir ferahlık duyar. Suad’ aldığı yeni notalarla doğru yalıya gider.

Süreyya’nın yelken hevesi, kendisine her şeyi ihmal ettirecek dereceye gelir. Bazı günler Necib de Süreyya ile denize açılır. Necib, evde kaldığında vakti, Suad’la birlikte piyano başında geçer. Necib’in Suad’a karşı duyduğu hayranlık günden güne artar. Evleneceği kadının tıpkı Suad gibi olmasını ister. Necib para düşkünü ve evli pek çok kadınla ilişki yaşadığı için kadınlara olan güveni yok olmuştur. Kadınlara karşı bu derece karamsar, ön yargılı, güvensiz olmasında geçmişte yaşadığı ilişkilerin etkisi vardır.

Bir gün Necib, yalının civarında gezen bir gençten şüphelenir. Bu genci daha önce de birkaç kez gördüğünü hatırlar. Bu genç ile Suad arasında bir ilişki olması ihtimali, bir anda Necib’in beyninde şimşek gibi çakar. İçinde yücelttiği, bir meleğe benzettiği saf ve namuslu Suad, kocasını aldatan kadın konumuna düşer.

“Ah, hepsi de boş, hepsi mi haindi? Demek hepsi, istisnasız hain olabilirdi? Her şey boş, hep felsefeler, inançlar, meslekler,  hepsi… Ama bu kadınlardan bir tane olmayacak mıydı ki, yüce bir ihtiyaca bağlanmış, hayalî yüksekliklerin özlemini çekerek bu kirliliklerden nefret duyup, temiz yaşasın? Hiç, hiçbir tane? Halbuki, o bu imkansızlığı mümkün sanmıştı.” (s.126)

Bir

akşam yine aynı delikanlı, sandalıyla yalının önünden geçer. Necib, Suad’ın bu gence bakıp gülümsediğini görünce kalbinde şiddetli bir sızı duyar. Tekrar geleceğini söyleyerek yalıdan kaçar. Necib yalıdan ayrılır, fakat içindeki fırtına bir türlü dinmez. Üç gün perişan bir halde dolaşır. Süreyya ile Suad’ın altıncı evlilik yıldönümü vesilesiyle bir davet mektubu alır. Yalıya gidince Suad’a karşı şüphelerinin yersiz olduğunu öğrenir. O genç, oğlu dışarıda olan bir kayınbabanın gelininin sevgilisidir. Necib bu habere çok sevinir. Suad’ı haksız yere suçladığı için pişmanlık duyar. Necib’in kalbinde Suad’a karşı bir şeyler kıpırdanmaya başlar.

“Bu dayanma gücünün üstünde bir sevinç oldu, o kadar ki yemekten kalkınca

hemen odasına koştu, deli gibi söylenmeye başladı. Kalbini tutarak,

‘Değilmiş… Değilmiş… Şükür yârabbi!’ diyordu. Kendi kendisine, ‘Ah

canavar, ah haydut!” diyor, ‘Suad, Suad, ah, beni affet… Fakat, hayır,

etme; bilsen etmezsin, bilsen benden nefret edersin… Ben dünyanın en

temiz meleğinden kuşkulandım…’ diyordu.

Birdenbire

karşıdaki aynada kendisini gördü. Değişmiş yüzünde gözleri o kadar

garip bir bakışla bakıyordu ki, durdu. Bu gözler, sanki aynadan

kendisine, ‘Niçin?’ diye bakıyor gibi geldi. Evet, bütün bu ateşlerin,

kıskançlıkların sebebi neydi? Hem de belirginleşmemiş, olumlanmamış

kıskançlık ateşleri? Sonra, onun adını söylerken, yalnızca ‘Suad’ diye

söylerken duyduğu bu büyük zevk, bütün bu heyecanlar niçindi?” (s.130-131)

Necib

yalıda daha uzun süreli kalmaya başlar. Necib ile Suad çoğu zaman

piyano çalarak vakit geçirirler. Piyano başında geçen saatler Necib ile

Suad’ı birbirine yakınlaştırır. Necib elinde olmadan sürekli olarak

Suad’ı düşünür. Uzunca bir süre kalbinde duyduğu bu heyecanın adını

koyamaz. Fakat zamanla bu duyguları öylesine yoğunlaşır ki, artık

taşıyamaz. Suad’ı sevdiğini, ona deliler gibi âşık olduğunu sonunda

kendisine itiraf eder.

“Ah,

Süreyya’yı ne kadar şanslı buluyordu; buna karşılık kendisine kim bilir

nasıl bir kadın rastgelecekti. Ama evlenecek miydi? Bu artık iyice

kararlaşmış mıydı? Onun gibi birini bulmak olanaksız olunca, niçin

evlenmeliydi? Ve onun gibi olsa diye düşünürken bir an oldu ki ‘Ya o

rastgelseydi…’ diye düşündü; bu, o kadar şiddetli ve elem verici bir

heyecan oldu ki ‘Ah, o benim olsa ölürdüm!’ diye inledi.” (s.133)

Bu

arada Suad, kocasının ilgisizliği, anlayışsızlığı ve sudan şeylerle

meşgul olması nedeniyle her geçen gün kendisini biraz daha yalnız

hisseder. Evlilik yaşamlarında eski tat ve heyecanın kalmadığını görür,

sıkılmaya başlar. Bundan sonraki yaşamının hep böyle sıkıcı, yaşlılar

gibi geçeceğini, çürüyeceğini düşünerek karamsar ve üzgün bir ruh hali

içerisine girer.

Necib

bir akşam , Tarabya’ya kadar gidip dönmek için evden çıkmak üzereyken,

piyanonun üzerinde Suad’ın şemsiyesi ile eldivenlerini görür. Bir an

eldivenleri öpüp koklama isteğine engel olamaz. Heyecanla eldivenlerden

birini cebine koyar.

“Necib

yalnız olarak aşağıya inerken, piyanonun üstünde Suad’ın şemsiyesiyle

eldivenlerini gördü; bir anda bu eldivenlerde onu koklamak emeline

engel olamadı ve titreyerek eğildi, bunları ağzına götürdü; oh her

zaman havada olan bu güzel koku işte şimdi elindeydi ve eldivenlerin

kumaşı o kadar onun eli gibi yumuşak ve inceydi ki, gerçekten onun

ellerini kokluyormuş gibi geldi. Bir an oldu ki, bunları alıp

saklamanın ne büyük bir mutluluk olduğunu acı bir özlemle düşündü ve

bir cinayet işliyor gibi titreyerek, sapsarı, bunların birini cebine

koydu.” (…) “Ve bu eldiven sorunu unutulduğu zaman onun biricik

malı, en değerli malı oldu; o hayat dolu bir el, sanki Suad’ın eli gibi

geliyordu ve onun eline sahip olmak, Necib’i mutluluğundan

çıldırtıyordu.” (s.149-150)

Suad

dalgınlaşır, müziği ihmal eder. Kocasının gezme tekliflerini de çoğu

kez bir bahaneyle geçiştirir. Süreyya yelkenli yarışlarına merak salar.

Karısını iyiden iyiye ihmal eder. Suad kocasından soğumaya başlar. Zevk

yönünden uyuşmayan biriyle evlenmiş olduğu için pişmanlık duyar.

Necib

yalıdan ayrılır. Kafasındaki düşünceleri toparlayıp rahatlamak ister.

Fakat bir türlü içindeki sıkıntıyı atamaz. Sekiz gün mutsuz bir şekilde

dolaştıktan sonra yeniden yalıya gider. Sevdiği insanlara, dostlarına

ihanet etme düşüncesi Necib’in içini kemirmektedir. Derin bir vicdan

azabı çeker.

Suad yalnızlığını unutmak için kendisini müziğe verir. Bağ evinden gelen

dadı, Necib’in yalıda çok sık kalmasından Hacer’in kötü anlamlar

çıkardığını anlatır. Suad, bu söylenti yüzünden Necib’e daha mesafeli

davranması gerekeceğini düşünür. Bir gün Süreyya Necib’in tifoya

yakalandığını, bağ evinde ölümle pençeleştiğini söyler. Suad bağ evine,

Necib’in yanına koşmak ister. Süreyya, Necib’in hastalığına duyarsız

kalır. İki hafta sonra Necib’in hastalığının hâlâ geçmediğini

öğrenirler, bağ evine giderler. Hanımefendi, yastığın altındaki

eldivenin hasta yatan Necib’e güç verdiğini söyler. Hacer eldiveni

gösterir. Suad bir süre önce kaybolan eldiveninin Necib tarafından

alındığını görünce her şeyi anlar. Mutluluk, korku, heyecan duyguları

birbirine karışır.

Necib

eldivenin tanınmasından kuşkulanmadığı için heyecan duymaz. Yeniden

sevdiği insanın yakınında olduğu için mutludur. Duygularını, aşkını

Suad’a söyleyeceği günün hayalini kurar.

Sonbahar

gelir. Süreyya kışı da yalıda geçirmek niyetindedir. Necib sevdiği

kadından ayrılacağı için üzülür. Necib ile Suad dilleriyle açıkça

söyleyemedikleri duygularını, müzik aracılığıyla, gözleriyle

birbirlerine anlatırlar. Necib birlikte çıkılan bir sandal gezisinde

Suad’a hayran hayran bakar. Suad’ın gözlerine, saçlarına, dudaklarına,

ellerine aşkla, tutkuyla bakar. Yalıya dönünce dışarıdaki bulutlu ve

yağmurlu havanın verdiği hüzünle, buradan ayrılınca yapayalnız

kalacağını düşünür. Bu sırada Suad yanına gelir, sıkıntısının sebebini

öğrenmek ister. Necib içindeki duyguları daha fazla saklayamaz,

tutamaz, Suad’a aşkını ilan eder.

“Hiç, hiçbir şey…” (…) “Ölüyorum, işte o!… Ah, nasıl da ölüyorum, nasıl acılıyım bilseniz!” (…) “Ah,

beni hor görmeyiniz… Sizi öyle değil, bilmeyerek sevdim; nasıl olduğunu

bilmeyerek, bir kardeş gibi, bir anne gibi sevdim…” (s.188-1889)

Suad

bir süre suskun kalır. Necib yaptığından utanır, suçluluk duyar. Bundan

böyle Süreyya ile Suad’ın gözlerine nasıl bakacağını düşünür. Necib,

Suad’ın tedirgin olmaması için yalıdan uzaklaşmak ister. Suad’ın suskun

durması Necib’i korkutur, fakat ondan ayrılırken Süreyya’nın gitmemesi

için yaptığı ısrarın yanında Suad’ın “Bütün bütün değil ya… Yine gelirler elbet…” (s.191) şeklindeki sözleri Necib’in kuşkularını bir anda yok eder. “Ah, beni seviyor, seviyor!” (s.191)

diyerek neşeyle yalıdan ayrılır. Nereye gittiğini bilmeden, heyecanlı

bir halde dolaşır. Kendisine ağırlık veren, sıkıntı veren duygularını

dışarı atar. Suad tarafından seviliyor olmanın verdiği mutlulukla

dolaşır.

“Ah,

dünya ne güzel yârabbim! Dünya ve hayat ne kadar güzel ve iyiydi…

Yağmur! Ama yağmurun ne önemi vardı? İnsan mutlu olduktan, sevdikten,

sevildikten sonra, her şey boştu. Yalnızca aşk, ah, yalnızca Suad

vardı…” (s.192-193)

Necib

neşeli bir halde Tarabya’ya, bir otele gelir. Sürekli olarak Suad’ı

hayal eder. Mutluluktan uçmaktadır. Fakat bu sevinç birkaç gün sonra

yerini şüpheye, hüzne bırakır. Suad’ın Süreyya ile evli olduğu

gerçeğini kabullenmek istemez. Suad’ın kendisini kocasını bırakacak

derecede sevip sevmeyeceğini düşünür.

Necib

bu düşüncelerle boğuşurken otele Süreyya gelir, kendisini gezmeye davet

eder. Suad, Necib’i görebilmek, sevgisine karşılık verdiğini

gösterebilmek amacıyla Beykoz gezmesini bahane etmiştir. Hep beraber

geziye çıkarlar. Suad da iç dünyasında sürekli olarak gelgitler

yaşamaktadır. Bir yandan şu an yaşadığı aşkı, heyecanı geçmişte hiç

tatmadığını düşünürken öbür yandan evli bir kadın olarak böylesi yasak

duyguları yaşadığı için kendisinden nefret eder, tiksinir.

Suad,

çınar ağaçlarından düşen sarı, kurumuş, çürümüş yaprakların kapladığı

yollara bakınca, kendi hüzünlü iç dünyasıyla bu sonbahar manzarası

arasında benzerlik kurar. Bahar ve yaz mevsimlerinin sıcak, güneşli,

neşeli havası gitmiş, yerine kış mevsiminin habercisi olan, hüznü ve

ayrılığı çağrıştıran sonbahar gelmiştir. Neşeli günlerin geçmişte

kaldığını, bundan böyle mutsuz, heyecansız bir yaşam süreceğini,

sonunda da tıpkı bu yapraklar gibi sararıp solacağını, çürüyeceğini

düşünür.

Necib

sık sık Suad’ın yanına gider. Süreyya, Suad ve Necib gezintiye

çıkarlar. Necib iç dünyasında türlü çıkmazlarla mücadele eder,

çatışmalar yaşar. Suad şayet kendisine karşılık verecek olursa, namusu

kirlenecek, toplumun baskısı altında ezilecek, horlanacaktır. Necib’in

gözünde de namusunu kirletmiş bir kadın konumuna düşecektir. Necib iç

dünyasında bir süre savaş verdikten sonra, Suad’ın namusuna ve

temizliğine saygı duymaya, ilişkilerini hiçbir zaman bedensel boyuta

taşımamaya, sadece duygu boyutunda yaşamaya karar verir. Bu şekilde

Suad’a zarar vermeyeceğini düşünür. Necib verdiği bu karar sonrasında

kalbinde bir rahatlama hisseder. Bu düşüncesini Suad’a söyler. Necib’in

ağlamaklı bir ses tonuyla yaptığı “Evet, kardeşim olunuz… Kardeşim, ya da benim annem olunuz.” (s.228)

teklifini, Suad, gözlerinden düşen iki damla yaşla kabul eder.

Yaşadıkları bu an ikisine de hayatlarının en mutlu, en can alıcı

dakikası gibi gelir.

“Ah,

onu mutlu etmeyi ne kadar istiyordu! Halbuki mutsuz edip ağlatmaktan,

ona acı ve felâket vermekten başka ne yapabilecekti? Hatta şimdi bile

ona acı vermiyor muydu? (…)

“Peki,

ondan daha ne istiyordu? Onun gibi bir kadın bu kadar şiddet ve güçle

ruhunu verdikten sonra, başka ne yapabilirdi? Kendisi için bile asıl

büyüklüğünü oluşturan erdemleri feda etmekten başka ne yapabilirdi? Ve

onları bile aşkına feda etse, belki en önce kendisi aşağılamayacak

mıydı? O zaman daha ilk öpüşmenin ardından düşecekleri pişmanlık

girdabını, düştükleri alçaklık ve uğursuzluk içinde birbirlerine

bakamayarak, nasıl aşklarının taş kesilmiş cesediyle kalacaklarını,

birbirlerini nasıl yitireceklerini, hatta aşağılayacaklarını hisseder

gibi oluyor, bütün o azap ve pişmanlıkla şimdiden eziliyor, Suad’ı

şimdiden gözünden düşmüş buluyordu.” (s.225)

“Ve

bu kadını o mahvedecekti; kendisine, yalnız ve yalnız kendisine, o

kadar fedakârlıkla ruhunu teslim ettiğine inandığı, ruhunun temizliğine

tutkun olduğu bu saygıdeğer kadını o kirletecek, o dile düşürecek,

öldürecekti, değil mi?…

O

zaman aklına tutkunu olduğu bir düşünce geldi; birçoklarını vücutları

için sevdikten ve bunun için hepsinden istisnasız başka bir yara

aldıktan sonra, şimdi birini de, kuşkusuz en lâyık olanını da yalnızca

ruh ve şiir için sevmek, bir zaman o kadar hayran olduğu namus ve

temizliğine saygı duymak arzusuna kapıldı. Ve birden nefsini bunu

başarabilecek yetide görerek şaştı; onun ruhuna bu kadar rakipsiz ve

tek başına sahip olduktan sonra ötesi miskin, hele hain ve çirkin

geliyordu… Bu birçok duygudan oluşan bir arzuydu ki, hepsine birden

uymak isteğiyle güç buluyordu; bu yalnızca aşk ve acıma da değildi;

teşekkür, tapınma, şiir, korku, pişmanlık, onur, her şey ve en sonra,

namus… (…)

“…

bunu bir tür evlenmek, ruhların evlenmesi gibi görüyordu; ona

Süreyya’dan çok yakınlaşabilecek, bu evlenme onlarınkinden daha ölmez,

daha yüce, daha şâirâne olacaktı; bu dünyada hiçbir pisliğin gelip

zedeleyemeyeceği bir bağlılık olacaktı. Utandırıp yüz yüze baktırmayan

o korkularla, gizli, haince öpüşmelerle yaralanacağına aşkları herkesin

içinde saf ve melekçe hüküm sürecek, işitilmekten anlaşılmaktan

korkusuz, mutlu ve seçkin olarak sürecekti; böylece birbirlerine daha

da yakınlaşacaklar, sanki birbirlerinin içine girecekler, birbirinin

ruhsal içtenliğiyle yaşayacaklardı.” (s.227-228)

Necib

ile Suad aldıkları bu karardan sonra bir süre mutlu bir şekilde

yaşarlar. Birbirlerine ilişkilerinin önceki devrelerinde

hissettiklerini heyecanla ve gülerek anlatırlar. Baş başa kalmaktansa,

başkalarının yanında kalmayı tercih ederler, bu şekilde ilişkilerini

temiz tutacaklarına inanırlar. Fakat belli bir zaman geçtikten sonra,

birbirlerine bedensel anlamda da yakınlaşmayı arzularlar. Necib,

Süreyya’yı kıskanır. Çünkü o, sevdiği kadını koca sıfatıyla elinden

almaktadır. Necib bunu kabullenmek istemez.

Süreyya

sıkıldığını söyleyerek taşınmaya karar verir. Suad yalıdan ayrıldığında

Necib’le görüşmenin bir hayli güçleşeceğini bildiği için, kocasının bu

kararına karşı çıkar. Süreyya ile Suad arasında şiddetli bir tartışma

yaşanır. Süreyya ile Suad arasında şiddetli bir tartışma yaşanır. Suad

bu evlilikte böylesi basit bir konuda bile söz hakkı olmadığını

düşünerek üzülür, eziklik duyar. Koca baskısına boyun eğmek zorunda

kaldığı için evlilikten tiksinir.

“Bu,

bütün hayatlarının ilk kavgasıydı… Onu en çok harap eden, yaralayan

şey, Süreyya’nın ‘yalnızca bir istese kalabileceği’ sorunuydu ve

yalnızca istemediği için kendisini bu kadar kırdığını görünce,

yüreğinde bir öc ihtiyacı doğuracak kadar hırslanıyordu… (…)

Ve

onun bu haksızlığı altında kalıp haykırmadıkça hiddetinin çoğaldığını,

boğulduğunu hissediyordu. Ömründe ilk defa, evliliğin anlamı önünde

güçsüz ve sessiz kalıp, sonunda anlamak zorunda kalıyordu. Koca denilen

birinin haklı haksız keyfine esir olmaktan başka bir şey olmayan

evlilik, ona tiksindirici geliyordu. Artık Süreyya ona bir düşman

görünüyor, şimdiye kadar da bu böyle miydi diye şaşıyordu. O zamana

kadar hiç böyle bir fırsatla bunu anlamamıştı, çünkü hep söz

dinlemişti, hep onun isteklerini daha ortaya çıkmadan keşfetmeye,

yerine getirmeye çalışmıştı. Demek kocasının kendisine dost ve uysal

gelmesinin nedeni buydu? Aslında, işte bu gece göründüğü gibi, bencil

ve soğuktu; demek, o kadar onu tanımayarak, boş yere güvenli ve mutlu

olarak yaşamış, dış görünüşlere mutluluk adını verip memnun ve mutlu

olduğunu sanmıştı.” (s.238-239)

Suad

artık her şeyin bittiğini anlar. Karamsarlık ve umutsuzluk içinde

konağa gider. Konakta Hanımefendi’nin dışında hiç kimseyi beğenmez.

Beyefendi olur olmaz her şeye bağırır, karısını azarlar. Fatin,

kayınbabasına yaranabilmek için bir an dahi yanından ayrılmaz,

bağırmasına, azarlamasına ses çıkarmaz. Hacer ise, kocası Fatin’e bir

sinek kadar bile değer vermez. Evin önünden geçen yakışıklı erkeklere

heyecan ve hayranlık duyarak bakar. İmalı konuşmalarıyla konakta Suad’ı

en çok rahatsız eden, sıkıştıran, korkutan kişi Hacer’dir. Necib’in

yalıya sık sık gittiğinden haberi vardır. Hacer, Suad ile Necib

arasında bir ilişki olduğuna inanır, bu yüzden de her fırsatta bunu

ortaya çıkarmak amacıyla türlü oyunlar yapar.

Bir hafta sonra Necib de konağa gelir. Necib’in konağa gelmesi Hacer

için bulunmaz bir fırsattır. Yaz boyunca ortalıkta görünmeyen Necib’in

şimdi konağa Suad için geldiğini bilmektedir. Hacer her fırsatta

Necib’i ve Suad’ı sıkıştırır, onlara imalı sorular sorar, ağızlarından

laf almaya çalışır. Suad, sürekli olarak Hacer’in gözlerini üzerinde

hissettiği için, Necib’e karşı olabildiğince mesafeli ve soğuk

davranır. Necib, Suad’ın zihninden geçenleri bilmediği için bu duruma

alınır. Suad’ın artık kendisini sevmediğini, kendisinden kaçmak

istediğini düşünür. Hacer bir ara Necib’e, eldivenin sahibi olan hanıma

ne olduğunu sorar. Beklenmedik bu soru karşısında Suad, neredeyse

heyecandan öleceğini zanneder. Necib, eldivenin sahibi olan madamın

öldüğünü söyleyerek geçiştirmeye çalışır. Hacer ısrarla eldivenin ne

olduğunu sorar. Necib eldiveni gömdüğünü söyler. Necib’in bundan sonra

Suad burada olduğu için sık sık konağa geleceğini söyler. Bu arada

Suad, Hacer’i kıskanmaya başlar. Necib’in kendisini değil de onu

sevdiğini düşünür. Necib ile Suad baş başa kalırlar, fakat içlerinden

geçenleri söyleyemezler. Necib, Suad’ın sessiz kalmasını, artık her

şeyin bittiğine yorar. Suad ise, Necib’in Hacer’in oyuncağı olduğunu

düşünür.

Necib

bir şeylerin yolunda gitmediğini hissetmektedir, ancak bir türlü

Suad’ın neler düşündüğünü, aralarında ne gibi bir sorun olduğunu

çözemez. Suad’ın etraftaki insanlar yüzünden kendisine soğuk

davranmasını kabullenemez.

“Ah

orada, onun yanına çıkıp titreyerek, onun vücudunun havası çevresinde,

onun gözlerinde yine o gülümsemeyi, onun yalnızca bir gölgesini görmek

için yüreğinde ne sefil bir özlem ve telaş vardı. Fakat Suad’ı donmuş

ve soğuk, yalnız görünüşte bir nezaketle gördükçe, yeniden deli olarak

ne yapacağını bilemiyor ve Hacer’in elinde kalıyordu. Başı kaygı

ateşinden çatlarken gülmek, güldürmek gerekiyor kaçmak için bahaneler

arayarak geldiğine pişman oluyordu.” (s.273)

Necib

konağa her seferinde belli bir umutla gelir, fakat Suad’ın suskun

halini ve ilgisizliğini görünce kaçmak, uzaklaşmak ister. Etrafta

sürekli birileri olduğundan Suad’la yalnız kalma imkanı da çok azdır.

Necib az bir süre için de olsa Suad’la baş başa görüşebilmek için,

hoppa bir kadın olan Hacer’in basitliklerine katlanmak zorunda kalır.

Necib içinde türlü acılarla kıvranırken, dışında sahte gülüşlerle

Hacer’i oyalamaya çalışır. Necib’in Hacer’in yanından ayrılmadığını

gören Suad ise, için için kahrolur.

Bir

gün Necib, Suad’dan piyano çalmasını ister. Suad kabul etmez. Daha

sonra rahatsız olduğu bahanesiyle yemeğe inmez. Necib, Suad’ın artık

her şeyi bitirmek istediğini düşünür. Suad’ın suskunluğuna daha fazla

dayanamaz. Kalbinde yücelttiği kadının, tıpkı öncekiler gibi sıradan

olduğunu düşünür. Hemen konaktan ayrılır. Kalbindeki acıyı dindirmek

için içki içer. O anda orkestra, Suad ile Necib’in birlikte dinleyip

kendilerinden geçtikleri parçaları çalmaktadır.

Aradan

bir hafta geçer, Necib konağa uğramaz. Suad, Necib’in kendisine

kırıldığını anlar. Necib’in nerede olduğunu, neler yaptığını merak

eder, kaygılanır. Suad, bir akşam yemekte kocasının ağzından Necib’in

kendisini içki ve eğlenceye kaptırdığını, şehre gelen bir tiyatro

kumpanyasının Fransız kadın oyuncusuyla düşüp kalktığını, her gece içki

masalarında sızıp kaldığını öğrenir. Suad, Necib’in karşılaştığı ilk

güçlükte kaçıvermesine, yeniden eski yaşamına dönmesine bir anlam

veremez. Necib de gidince Suad’ın hayatta tutunacak bir dalı kalmaz.

Bundan sonra yaşantısını düzelmeyeceğini, asla mutlu olamayacağını

düşünür. Yeniden hayata tutunabilmek için bir şeyler yapmak ister.

Kocasına eskisi gibi bağlanıp her şeyi unutmaya karar verir. Hatta bir

çocuklarının olmasını bile ister. Fakat Süreyya’ya ne kadar

yakınlaşmaya çalışsa da beklediği çekiciliği bulamaz. Bu duruma

alışmaya çalışır.

İki

hafta sonra Necib, sarhoş ve bitkin bir halde konağa gelir. Fatin,

bilinci yerinde olmayan Necib’le kafa bulmaya, eğlenmeye başlar. Suad,

basit bir kadın için Necib’in bu hallere düşmesine üzülür. Necib,

Fatin’le konuşurken üstü kapalı ifadelerle Suad’a olan sitemlerini dile

getirir. Necib’in ateşi yüksektir. Bu halde gitmeye kalkışır. Evdekiler

buna izin vermez. Hanımefendi, onu biraz azarladıktan sonra, kalmaya

ikna eder. Necib odasında ağlayarak “Ölüyorum, ne yapayım… Ne

yapayım, ancak böyle unutabiliyorum, başka ne yapayım? Nasıl vakit

geçireyim, yalnız kalırsam çıldıracağım…” (s.299) diye

Hanımefendi’ye yakınır. Bu konuşmaları gizlice dinleyen Suad, daha

fazla dayanamaz, Necib’in bu duruma düşmesinde, perişan olmasında,

acılar içinde kıvranmasında kendisinin suçlu olduğunu düşünür. Suad

evin karanlık bir köşesinde ağlar. Kendisinin Necib’e karşı soğuk

davrandığını, Necib’in bu yüzden kırıldığını, konağa gelemediğini,

yalnız kaldığını düşünür. Necib’den af dilemek, onu hâlâ çok sevdiğini

söylemek için kalbinde kuvvetli bir arzu duyar.

“Ah

ne kadar koşup onun ayaklarına kapanmak, ellerine sarılarak af dilemek,

ah ne kadar ağlamak istiyordu. Bir ihtiyaç, ona koşup, ‘Hayır biz

yanılmışız, ben yanılmışım, ah talihsiz, beni affet… Hâlâ seviyorum,

fakat affet…’ demek istiyor, onu hâla sevdiğini anlatmak ihtiyacı

içinde inliyor, kahroluyordu. Ettiği bu haksızlığın, bu zulmün altında

o kadar eziliyor, kendisini o kadar affedilmez görüyordu ki,

affettirmek için hayatını feda etmek, ‘Al, seninim, beni ne yaparsan

yap!’ diye hayatını ona vermek istiyordu.” (s.300)

Ertesi

gün Hanımefendi, Suad’ı çağırır. Necib’in ateşli olmasından tedirgin

olduklarını, bu nedenle doktor çağırttıklarını söyler. Kendileri düğüne

gidecekleri için de gelecek olan doktorla ilgilenmesini isterler.

Necib’le yalnız kalma düşüncesi Suad’ı heyecanlandırır. Suad, Necib’in

odasına girer. Necib uyumaktadır. Doktoru beklemeye başlar, elindeki

dikişiyle meşgul olur. Bir süre sonra Necib giyinmiş olarak Suad’ın

yanına gelir. Necib evde yalnız olduklarını öğrenir. Her ikisi de büyük

bir heyecanla aşklarını dile getirirler. Necib kendisinden bir bakışı,

bir gülümsemeyi esirgediği için Suad’a sitem eder. Necib her şeyi

unutup uzaklara kaçmayı teklif eder. Suad, kocasını bırakmaya hakkı

olmadığını söyler. Necib her şeye rağmen kendisini sevmesini,

unutmamasını ister. Bir an Necib şüpheyle “Ah, söyle Suad! Söyle hiç olmazsa sevdin mi, sevdin mi?” (s.308)

diye sorar. Bunun üzerine Suad, ellerini uzatır. Bu sıcaklık ve heyecan

anında her ikisi de birbirini çok sevdiğini, seveceğini söyler. Necib,

ayda yılda bir görmeye bile razı olduğunu, küçük bir bakışın, tatlı bir

gülümseyişin kendisine yeteceğini söyler. Birbirlerine kendilerini

hatırlatacak özel bir eşya vermek isterler. Necib kalbinin üzerinde

taşıdığı tek eldiveni çıkarır. Suad da kendisine ait olan bu eldivenin

öteki tekini gömleğinden çıkarır. Suad da o günden beri bu eldiveni

kalbinin üzerinde taşımıştır. Birbirlerine böylesine derin, böylesine

güçlü duygularla bağlı olduklarını görünce kendilerinden geçerler.

Necib, Suad’ın ellerini dudaklarına götürür. Ayrılmadan önce Suad’a

gözlerinden öpmek istediğini söyler. Çünkü Necib bu aşkı Suad’ın

gözlerinde yaşamıştır. Necib, Suad’ın titreyen gözlerinden öper,

ellerini bırakır, konaktan ayrılır.

Necib

konaktan çıkar, yağmurun altında ağlayarak yürür. Hayatta en değerli

şeyin aşk olduğunu, türlü imkansızlıklara rağmen yaşanan birkaç

saniyelik aşk anının bir ömre bedel olduğunu düşünür. Aynı şekilde Suad

da kendisini ateşli bir düşten uyanmış gibi hisseder. Budan sonra

Süreyya ile geçireceği yaşamın son derece renksiz, soluk, heyecansız,

neşesiz olacağını düşünür, uzun uzun ağlar. Yaşadığı birkaç aşk

saniyesi için bütün hayatını feda etmeyi arzular.

“Hayatta

aşkın yerini tutacak hiçbir şey bulamıyordu. İnsanın duygu ve

isteklerinin en yücesi, en seçkini o idi ve onun huzurunda, yalnızca

sessiz kalıp alçalmak gerekirdi; dünyada büyük olan ve insanı hükmü

altına alan, tabiî ancak oydu, onun yanında her şey yapay, öznel,

görece kalıyordu. Bunlar yalnızca boş şeyler değil, vahşi, doğal

olmayan, doğanın zorlaması olarak kalıyordu; ne kadar dayanılmaz bir

ateş olursa olsun acıları, ızdırapları tadını ve mutluluğunu o kadar

artırıyor, işkencesi bile mutluluk oluyordu; öldürerek, dehşet vererek

yakan, zevki ne kadar âni olursa o kadar insanın dayanma gücünün

ötesinde can yakan bir ateş, ‘İşte aşk!’ diyordu. İnleyerek, ‘Ah,

yalnızca aşk, yalnızca birbirini sevenlerin her şeyi unutup, aydınlık,

süslenmiş gördükleri şiir düşü ve heyecan var, yalnızca o, yalnızca o…’

Hattâ bütün cezâ bile olsa, bütün hıyânet bile olsa, onu bilmeyenler,

bu saniyeyi yaşamayanlar için, ‘Yaşamadık!’ diye feryat etmeleri

gerekirdi. Ondan başka her şey boş, her şey hiç, her şey boşunaydı, o

olmasa hiç, hiçbir şey olmazdı ve yine ondan başka hiçbir şey yoktu,

yalan olsun, sahte olsun yine daima o hüküm sürüyor, her şeyde her

durumda yine o üstün geliyordu. “ (s.310-311)

Geceleyin

konakta yangın çıkar. Etrafta çığlıklar, feryatlar, gürültüler,

çatırtılar birbirine karışır. Dumanlar, alevler bir anda konağın her

tarafını kaplar. Herkes büyük bir panikle dışarı kaçışır. Süreyya

şaşkın bir halde oraya buraya koşar. Suad’ı arar. Bu sırada Necib’le

karşılaşır. Süreyya, Suad’ı göremediğini söyler. Kargaşa ortamında

biri, Suad’ın içeride olabileceğini söyler. Bunun üzerine Süreyya ile

Necib hızla konağın kapısına koşarlar, içeri girerler. Suad’ın

bulunduğu odanın kapısına gelirler. “Suad!” diye seslenirler. Zayıf bir

inilti sesi duyar gibi olurlar. Ortalık yakıcı alevlerle, boğucu

dumanla kaplanır. Necib dehşetle haykırarak içeri atılır. Fakat tam bu

esnada şiddetli bir çatırtıyla tavan yıkılır, her taraf alevler içinde

kalır.

Mehmet Rauf’un Eylül Romanı özeti konusu için Tek Yorum yapıldı.

  1. asdfghn diyor ki:

    güzel kitaptı askı memnunun namuslu versiyonu :)